GARANTİCİ İNSAN MODELİ

‘’En büyük risk, hiçbir risk almamaktır. Hızla değişen bir dünyada başarısızlığı garanti eden tek strateji , risksiz yaşamaktır.’’ der Mark Zuckerberg. Yaşamın zengin doku ve renklerini görmek için, insanın kendi korkusuyla yüzleşmesi gerekir. Risk almadan yaşamak, tıpkı hiç gece görmemiş birinin yıldızların parlaklığını asla bilmemesi gibidir.

Korkunun nazik bir adını fısıldar bize; garanticilik. İçinden çıkılmaz bir alışkanlıktır o. Rüzgâra karşı pencereyi kapatan çocuk gibi, her olasılığı önceden durdurma isteğidir. Garantici insanlar, gün ışığını perdelerin ardında tutar ; ışık içeri girse de gölgeyle oynaşmayı reddeder.

Garantici insanlar, pusulasını sadece “zararsız” yönlere çeviren bir denizci gibidir: ufka bakmaktan korkar, fırtınalı sularda gemisini sürdürecek cesareti reddeder. Onlar gemiyi limanın soğuk taşlarına zincirleyerek bekleyenlerdir.

Oysa hayat, ancak bilinmeyenin kıyısına adım atıldığında, hüsranla umut arasındaki ince çizgide can bulur. Riskten kaçınmak güvenli bir liman sağlar belki ama bu liman, akşamüstü güneşinin ardında kaybolan bir gölgesi kadar soluktur.

İnsan, garantici yaşamda balonunun içine hapsolmuş bir gökkuşağı gibi yaşar: renklerin tüm ihtişamı görünür ama asla gökyüzüne yükselmez.

Garantici yaşam, insanı bir sığınak duvarının arkasında terk edilmiş bir şehir gibi yalnız bırakır insanı. Dışarıdaki fırtına durmadan uğuldar ama o duvarın içi hep sessizdir. Rüzgârın sesini, bilinmezin melodisini kıyıya vurmuş dalgaların fısıltısını duyamayan yürek, zamanla sadece kendi yankısında yaşar.

Bu güvenli kabuk, sıcak olabilir belki; ama sınırsız yaşamın, öğrenmenin ve dönüşmenin o keskin rüzgârlarıyla bir daha hiç karşılaşmamak için bir köşeye çekilmiş gibidir . Ne acı ki ruhun esnekliği ve psikolojik sağlamlığı, zorluk ve risklerle yüzleşmeden gelişemez; risk yoksa gelişim de yoktur, tıpkı sabit bir göl yüzeyinde hiç dalga olmaması gibi…

Rüzgârı ölçmek imkânsızdır, ama rüzgârın sesi, kaybolmuş anıları çağırır kulaklarımıza. Garanticilik, bu sesi sadece bir uğultu sanmaktır. Oysa yaşamın en kıymetli yanı, uğultuyu bir şarkıya dönüştürmektir.

Garantici insan, zamanın akışını durdurmaya çalışan bir kum saati gibidir; taneleri tek tek sayar, her birini kontrollü bir düzene sıkıştırır. Oysa ki yaşam, rüzgârın savurduğu bir yaprak gibi akıp giderken güzeldir; garantici model ise bu yalın akışı bir cetvelle ölçmeye çalışır.

Bir göl kenarında oturup suyun yüzeyindeki halkaları izlemek gibidir garantici yaşam: her dalga benzer, her ritim tahmin edilebilir. Oysa suyun derinliklerinde gizlenen sürprizleri görmek için, birkaç adım ileri gitmek, ayaklarını suda ıslatmak gerekir. Garantici insan ise kıyıdan ayrılmaz; derinlik ona sadece bir fikirdir.

Garantici zihin, rüyanın tadını çıkaracağına sürekli pozisyon alır; sonunda rüyanın kendisini değil, sadece gölgesini yaşamış olur. Bu da, yaşamı renklerin solduğu bir tabloya dönüştürür. Parlak ama cansız, güvenli ama tatsız.

Yaşamda gerçek mucize, beklenmedik anda gelen bir tebessümdür; onu garantilemek mümkün müdür? Bir çiçeğin açacağı ya da açmayacağı bilinmez; ama çiçeğin kendisi hâlâ açmayı düşler. Bu yüzden garantici zihin, çiçeğin düşünü duymaz.

Yaşamın tadı, bilinmezin kıyısında saklıdır; fakat garantici insan, kıyıya yaklaşmadan uzaktan izlemekle yetinir. Bir tohum toprakta çürümeyi göze almadan filiz veremez;

nasıl olur da insan korkusuzca yaşar ki?

Oysa yaşam, sigortalı olmayan ansızın çiçeklenen bir bahar gibidir; ona sarılmak cesaret ister garantici yürek değil !