İnsan, önceleri ulaşılması zor bir varlıktı. Kapılar çalınır, mektuplar beklenir, sessizlik doğal bir aralıktı. Şimdi ise insan, kendi yokluğunu bile ilan edemeyen bir noktada duruyor. Sürekli erişilebilir olmak, modern çağın görünmez zorunluluğu hâline geldi. Bir mesajın “görüldü” işaretiyle başlayan beklenti, insanın iç dünyasına kadar sızıyor.
Erişilebilirlik ilk bakışta bir yakınlık vaadi gibi sunuluyor. Oysa bu yakınlık, çoğu zaman derinlikten yoksun. Her an ulaşılabilir olmak, her an anlaşılabilir olmayı getirmiyor. Aksine, insan kalabalık bağlantılar içinde daha da yalnızlaşıyor. Parmak uçlarımızda duran dünya, kalbimize eskisi kadar değmiyor.
Byung-Chul Han, modern insanın içine sürüklendiği bu hâli “Şeffaflık zorlaması, insanı kendine yabancılaştırır” sözleriyle açıklar. Sürekli erişilebilir olmak da bu şeffaflık baskısının bir uzantısıdır. İnsan, her an cevap verebilir durumda oldukça kendini koruyacağı alanları yitirir. Ulaşılabilirlik, bir süre sonra samimiyetten çok zorunluluğa dönüşür ve birey, başkalarına açık kaldıkça kendine kapalı hâle gelir.
Toplumsal yaşamda erişilebilirlik bir ölçüt hâline gelmiş durumda. Hızlı cevap vermek saygı, geç cevap vermek ise ilgisizlik olarak yorumlanıyor. Oysa insanın kendi temposu, ruhunun sessiz ihtiyaçları var. Sürekli hazır bulunma hâli, bireyi yavaş yavaş kendinden uzaklaştırıyor. İnsan, başkalarına ulaşırken kendisine ulaşmayı ihmal ediyor.
Erişilebilir olmak, zamanla bir performansa dönüşüyor. Online görünmek, paylaşmak, tepki vermek; hepsi görünmez bir sahnenin parçası. Bu sahnede insan, kendisi olmaktan çok beklenen hâline bürünüyor. Sessiz kalmak bir eksiklik, geri çekilmek bir kusur gibi algılanıyor. Oysa bazen en anlamlı duruş, geri durabilmektir.
Sürekli erişilebilirlik, sınırların silinmesine de neden oluyor. İş saatleri özel hayata, özel hayat zihnin en mahrem köşelerine kadar sızıyor. İnsan, dinlenirken bile çağrılabilir olmanın gerginliğini taşıyor. Böylece zaman bölünüyor, dikkat parçalanıyor, hayat yarım kalıyor.
Toplum, erişilebilir bireyi ödüllendiriyor; hep orada olanı, hep cevap vereni. Fakat bu ödül, insanın içsel dengesini sessizce alıp götürüyor. Çünkü insan, sadece başkaları için var olduğunda, kendi varlığını eksik yaşamaya başlıyor. Kendine kapalı bir kapı, başkalarına açılan bin pencereden daha değerlidir belki de.
Unutulan şey şu: Erişilebilir olmamak, kaybolmak değildir. Bazen insanın kendini bulması için görünmez olması gerekir. Sessizlik, kaçış değil; bir toparlanma alanıdır. Kendine ulaşamayan bir insanın, başkalarına gerçekten ulaşması mümkün müdür?
Belki de bu çağda asıl cesaret, her çağrıda cevap vermemekte saklıdır. Her an ulaşılabilir olmaktan vazgeçip, ara sıra erişilmez olmayı seçebilmekte. Çünkü insan, kendine ait bir sessizliği koruyabildiği ölçüde insandır. Ve belki de gerçek bağlar, tam da o sessizliğin içinden filizlenir.