SESSİZLİĞİN SOĞUK RENGİ ; KAR

Kar, gökyüzünün yeryüzüne yazdığı sessiz bir mektuptur. Harfleri beyazdır ama anlamı karanlıkla aydınlık arasında gidip gelir. İlk tanesi düştüğünde zaman sendeleyerek durur; şehir, nefesini tutmuş bir çocuk gibi beklemeye geçer.

Doğanın incisidir kar. Tüm zarafetiyle misafir gibi gelir ve sessizce gider, vedası da zariftir. Her şeyin üstünü örterken aslında görünmeyeni de daha belirgin kılar: çatlakları, yalnızlığı, unutulmuş izleri. ‘’Kar yağınca insanın içi üşümez, tam tersine hatıralar ısınır.’’der Cemal Süreya.

Yalnızca bir hava olayı değil; sakinlik, yenilenme ve iç huzur gibi duyguları sembolize eden bir metafordur kar. Senai Demirci şöyle tasvir ediyor onu ; ‘’Kar tanesi gibi insan. Yere düşünce dokunuyor bize. Ne var ki o zaman da çoktan erimiş oluyor. Kar tanesi gibi göklerden yanımıza doğru süzülürken, etrafımızda sessizce dolanırken, dönüp bakmıyoruz yüzüne. “Nasılsa orada” diye biricikliğini fark etmiyoruz. Toprağa düştüğünde fark ediyoruz eşsiz varlığını. Zamanında göremeyişimize yanmakla kalıyoruz. Hep öyle oldu. Hep böyle olacak.’’

Bunca kirlenmişliğin içinde, beyazın bu kadar derin olabileceğini ancak kar öğretir. Karın beyazlığı bir yüzey değil, içine doğru çekilen bir derinliktir. İnsan, karla kaplı bir manzaraya baktığında yalnızca rengi değil, kendi içini de görmeye başlar. Bir çift eldiven ile içimizdeki çocuğu keşfetmeye aracı olur.

Sokak lambalarının altında dönen kar taneleri, evrene ait küçük sırlar gibidir. Her biri farklı, her biri bir anlık varoluş. Elini uzatırsın, avucunda erir; sahip olmak istediğin şeyin sana ait olamayacağını öğretir. Kar, kalıcılığın değil, geçiciliğin öğretmenidir. Dokunduğun anda kaybolur ama bıraktığı serinlik hafızada kalır.

Kar taneleri düşerken zaman yavaşlar, ruh hafifler. Taneler acele etmeden, süzülerek iner. Bu yavaşlık, insanın iç ritmine de sirayet eder. Günlük hayatın koşuşturması, gürültüsü ve telaşı karla birlikte arka plana çekilir. Zaman gerçekten durmaz ama algımız değişir; an uzar, farkındalık artar. İnsan, o anın içinde kalmayı başarır.

Bir tarlaya düşen kar, toprağın alnına konan beyaz bir düşüncedir. Gürültüyü emer, sesleri yutar; dünya bir süreliğine fısıltıyla konuşur. Bu sessizlikte insan kendi iç gürültüsünü daha net duyar. Kar, dışarıyı susturarak içeriği çoğaltır; kalbin ayak sesleri belirginleşir.

Çocukluğun hatırası da kardır biraz. Eldivensiz eller, kızaran yanaklar, düşüp kalkmalar… Kar topu atarken hedef aslında karşıdaki değil, zamandır. Her kahkaha, eriyen bir anıya dönüşür. Yetişkinlikte yağan kar ise başka türlüdür; camın ardından izlenir, sokakta değil düşüncede birikir.

Bazen kar, bir örtü değil de bir kefen gibidir; eski acıların, söylenmemiş sözlerin üstüne serilir. Ama bu ölümcül bir kapanış değil, geçici bir uyku halidir. Baharı hatırlatan bir beyazlıktır bu. Kar, son gibi görünerek başlangıcın provasını yapar.

Ve kar eridiğinde, geriye çamur kalır derler. Oysa çamur, toprağın gerçeğidir. Kar, gerçeği saklayıp sonra geri verir. Belki de bu yüzden karı severiz: Bize dünyanın daha temiz olabileceğini gösterir, sonra sorumluluğunu tekrar bize bırakır.

Nihayetinde kar, varlığımızı üzerimize çullanan karanlıklardan arındırmak için bulunmaz bir fırsat. Dünyayı güzelleştirirken aslında ona bakmayı bilen gözleri güzelleştirmeye devam etti ve edecek.